Trakya dizisine, Kırklareli’nden sonra Edirne’yle devam ediyorum. Yüzü Avrupa’ya dönük, sırtı Asya’ya yaslanmış, kökleri binlerce yıl öncesine uzanan bu şehir, Türkiye’nin belki de hem mimari hem kültürel hem de değerli kalıntılar bakımından en katmanlı kenti. İstanbul’a arabayla yaklaşık iki buçuk saat mesafede, Yunan sınırına birkaç kilometre ama bambaşka bir dünya.

Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’na yaklaşık 90 yıl başkentlik yapmış. Bu tarih kentin her sokağına her taşına işlemiş. Fatih’in doğum yeri olan Edirne 1585 tescilli tarihi eseriyle, dünyada Floransa’dan sonra metrekareye en çok tarihi eserin düştüğü ikinci şehir olarak öne çıkıyor. Selimiye Camii bunların en görkemlisi… Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dediği başyapıt UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Hadrianopolis, Adrianopolis, Adrian, Edirne her ad bir dönemin izini taşıyor; şehir tarih boyunca el değiştirmiş ama her medeniyetten bir şeyler biriktirmiş.
Balkan Savaşları ve ardından gelen göç dalgaları Edirne’yi de derinden şekillendirmiş. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Müslümanların yüzyıllarca yan yana yaşadığı bu şehirde, farklı kültürlerin mutfak izleri de bugün hâlâ sofrada görünür. Trakya’nın bu kadim başkenti, Kırklareli’nin sessiz yaşantısı yerine daha açık bir kimlik taşıyor ve kendini anlatmayı biliyor.

Selimiye ve çevresindeki külliyeden sonra şehrin ikinci büyük cazibesi Sarayiçi. Tunca kıyısında uzanan bu alanda Osmanlı saray kalıntıları, II. Bayezid Külliyesi, köşkler ve parklar huzurlu bir atmosfer sunuyor. Bu yıl 665. kez düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri de burada yapılıyor. Karaağaç semti ise ayrı bir duraklama noktası: tarihi tren garı, Meriç Nehri kıyısı, nostaljik Avrupa dokusu. Lozan Antlaşması’yla Yunanistan’dan savaş tazminatı olarak Türkiye’ye bırakılan bu küçük semt, şehrin Avrupa hasretini taşıyor gibi. Günümüzde bu alanda ayrıca Trakya Üniversitesinin Güzel Sanatla Fakültesi de yer alıyor. Bu alan bölgede adeta bir sanat merkezi konumunda.
Edirne’nin güneyinde Saros Körfezi’nin berrak suları bulunuyor. Meriç ve Tunca bölgede uzanıyor. Sazlıklar ve nehir kıyıları, kano ve kuş gözlemciliği gibi alternatif etkinliklere olanak sağlıyor. Edirne insanı daha dışa dönük, daha kentli, sınır şehrine özgü bir açıklık taşıyor. Şehir bana Bursa’yı da anımsatıyor. Bu durum Osmanlı başkentlerinde bulunan yaşam tarzı ve mimari yapının izlerine günümüzde rastlamanın bir sonucu olabilir.
Şehir, Bulgar, Yunan ve Türk kültürlerinin kesişim noktasında yer alıyor; özellikle hafta sonları komşu ülkelerden gelen turistleri görmek son derece olağan. Bu çoğulluk şehrin kültürel dokusuna ve sofrasına işlemiş. Bir diğer husus ise şehrin, karayolu aracılığıyla Türkiye’ye gelen ya da Türkiye’den giden gurbetçilerin uğrak noktası olması. Kapıkule ve Pazarkule sınır kapıları Edirne şehir merkezine birkaç km uzaklıkta.

Edirne’de Bu yıl 665. kez düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri Festivali sadece bir spor organizasyonu olmakla kalmıyor, kentin kimliği, beş yüz yılı aşkın bir geleneğin yaşayan belgesi. Uluslararası Bando ve Ciğer Festivali ise Edirne’nin mutfak gururunu dünyaya taşıma çabasının en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Edirne mutfağı Trakya’nın en tanınan mutfağı olarak karşımıza çıkıyor. Bu tanınırlığın büyük bölümü tek bir lezzetle öne çıkıyor. “Ciğer” İnce ince doğranmış ve unlanmış ciğerin kızgın yağda çıtır çıtır kızartılması, yanında kızartılan kurutulmuş biber, domates ve soğan. Sade, güçlü ve özgün. Edirne’de ciğer yemek ayrı bir ritüel. Yazın ciğer yemek için şehre geldiğinizde özellikle öne çıkan işletmelerde kuyruk olduğunu görüyorsunuz. Bu kuyrukta yazın gurbetçilere de sıklıkla rastlamak mümkün.
Ama Edirne mutfağı ciğerden ibaret değil. Edirne beyaz peyniri, Badem ezmesi, Deva-i misk helvası, Kavala kurabiyesi, boza ve şerbet şehirde öne çıkan yerel halk tarafından günlük tüketildiği gibi gastronomik hediye olarak da ziyarete gelenlerin tercihleri arasındaki lezzetler. Edirne’de yüzyıllar önce bu sofradan geçen sultanların, şairlerin ve seyyahların tattığı lezzetlerin bir kısmına halen rastlamak mümkün.
