Bu hafta, 21-27 Mayıs tarihleri arasında, Türkiye yurt içinde ve yurt dışında aynı anda büyük bir etkinlik yürütüyor: Türk Mutfağı Haftası. “Bir Sofrada Miras” temasıyla beşinci kez düzenlenen bu hafta, Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonuyla onlarca şehirde, büyükelçiliklerde ve Türk Hava Yolları’nın uçuşlarında eş zamanlı hayata geçiyor. Ama bu hafta asıl sahneyi büyükelçiler değil, şefler tutuyor.
Geçen sayıda gastrodiplomasinin ne olduğunu, devletlerin mutfağı nasıl bir dış politika aracına dönüştürdüğünü anlattım. Bu kez biraz daha içeri giriyorum: peki bu işi sahada kim yapıyor?
Türk Mutfağı Haftası kapsamında bu yıl pek çok Türk şef yurt dışına çıkıyor. Aralarından birkaçı: Kayseri Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi-Şef Mustafa Ülker Venezüela’nın başkenti Karakas’ta, Adnan Aydın Menderes Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi-Şef Emrah Köksal Sezgin Lüksemburg’da, Şef Esra Tokelli ise Arnavutluk’un İşkodra şehrinde Türk mutfağını tanıtıyor. Bunlar tam listenin yalnızca bir kesiti, bu hafta dünyanın dört bir yanındaki büyükelçilik ve temsilciliklerde benzer sahneler yaşanıyor.
Bu isimlerin büyük çoğunluğu kamuoyunun tanıdığı “ünlü şef” profilinde olsa da, elbette “ünlü şef” profilinde olmayan; akademisyenler, araştırmacılar, öğretim üyeleri de yer almakta. Bu durum aslında gastrodiplomasi açısından çok daha anlamlı: çünkü bu şefler yani akademisyenler ve araştırmacılar sahaya çıkarken yanlarında bir menüden fazlasını taşıyorlar. Bir kültürün belgelenmiş bilgisini, tarihini, coğrafyasını götürüyorlar.
Venezüela’da pişen bir Türk yemeği, o ülkenin insanı için Türkiye’ye dair ilk gerçek temas anı olabilir. Pasaport gerektirmeyen bir tanışma.

Türk Mutfağı Haftası bu yıl beşinci kez düzenleniyor; ama sahada süregelen birçok faaliyet çok daha önce başlamıştı. Bunlardan biri geçtiğimiz haftalarda Doç. Dr. Gökhan Yılmaz ve Doç. Dr. Ayşe Şahin Yılmaz’ın Rusya’nın Kazan şehrindeki gastronomi etkinliğine bir gastronomi öğrencisiyle birlikte katılımıydı. Türkiye ile Tataristan arasındaki kültürel yakınlığı göz önünde bulundurursak bu tercih tesadüf değil. Ortak bir mutfak hafızası üzerinden köprü kurarak gastrodiplomasinin en güçlü enstrümanlarından birini hayata geçirmekti.
Bu tablo bize şunu gösteriyor: Türk şeflerin ve akademisyenlerin uluslararası teması artık yılda bir haftayla sınırlı değil. Türk Mutfağı Haftası bir çerçeve sunuyor, ama asıl iş yıl boyunca süren bu küçük, sessiz, etkili temaslarla yapılıyor.
Gastrodiplomasi literatüründe “culinary ambassador” mutfak elçisi kavramı giderek daha fazla yer buluyor. Beyaz önlüklü diplomatlar bu kavramın en çarpıcı kurumsal örneği. Fatih Tutak, İstanbul’daki TURK restoranıyla arka arkaya iki Michelin yıldızı kazanan Tutak’ın tabağında, Michelin ödül açıklamasının da vurguladığı gibi, “bölgesine ve köklerine olan düşkünlük” var. Maksut Aşkar ise bu yıl Milano’daki The Best Chef Awards’ta “Three Knives” ödülü aldı Türkiye adına uluslararası sahnede en üst kategoride yer alan isimlerden biri.
Bu açıdan bakıldığında Venezüela’ya giden Mustafa Ülker de, Lüksemburg’da bulunan Emrah Köksal Sezgin de o sahnenin bir parçası. Michelin yıldızı olmasa da taşıdıkları şey aynı: Türk mutfağının dünyaya açılan bir kapısı.
Gastrodiplomasiyi devlet başlatır, şef taşır. Taşıyıcı olmadan strateji havada kalır ve bu hafta o taşıyıcılar dünyanın dört bir yanında sahaya çıkmış durumda.
Asıl soru şu: Bu enerji, önümüzdeki 51 haftada nerede kalıyor? Gastrodiplomasi bir haftaya sığmaz. Şef elçiler ise yıl boyunca çalışır ve çalışıyor.
