Gürkan Boztepe Geleceğin Gastronomisi Türkiye’de

Gürkan Boztepe Geleceğin Gastronomisi Türkiye’de

Türkiye’nin gastronomi turizmi, son yıllarda adeta bir roket gibi yükselişe geçti. UNESCO’nun Türk mutfağını Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alma sürecinden Michelin Rehberi’nin ülkemize girişine, uluslararası fuarlardaki diplomatik lezzet etkinliklerinden hijyen standartlarını belgeleyen GT Hijyen projesine kadar uzanan bu yolculuk, artık sadece lezzet değil; küresel bir marka değeri yaratıyor.

Bu başarıda Gastronomi Turizmi Derneği’nin (GTD) ve özellikle derneğin kurucu başkanı, “Marka Doktoru” olarak tanınan Gürkan Boztepe’nin vizyonu ve liderliği büyük rol oynuyor.

Gürkan Boztepe ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda; sektörün rekor gelirlerini, uluslararası algıdaki dönüşümü, derneğin imza projelerini (Gastroköy, Gastroshow, GT Hijyen, CIGAF gibi etkinlikler), nitelikli iş gücü açığından sürdürülebilirlik trendlerine, Z kuşağının deneyim odaklı beklentilerinden yeni “gastronomik marka kent” adaylarına kadar birçok kritik konuyu masaya yatırdık. Boztepe, genç girişimcilere verdiği samimi tavsiyelerle de geleceğin mutfak profesyonellerine yol gösteriyor.

İşte Gastronomi Turizmi Derneği Başkanı Gürkan Boztepe’nin Favori Lezzetler Dergisi’ne özel verdiği güncel ve kapsamlı röportajımız. Keyifli okumalar...
Gastronomi turizmi, Türkiye turizminin son 10 yıldaki en hızlı büyüyen alt dallarından biri oldu. Sizce 2025-2026 döneminde sektörün genel performansı nasıl seyrediyor? 

2025–2026 döneminde gastronomi turizmi büyümesini güçlü şekilde sürdürüyor. Türkiye turizmi bugün yaklaşık 65.2 milyar dolarlık bir hacme ulaştı ve bunun 24 milyar dolarını gastronomi turizmi oluşturuyor. Bu da alanın artık ana gelir kalemlerinden biri haline geldiğini gösteriyor.

Sayın Bakanımız Mehmet Nuri Ersoy’un açıkladığı gibi 2025’te turizm gelirleri 65,2 milyar dolara çıktı, 2026 hedefi ise 68 milyar dolar. Gastronomi turizmi bu hedefe en güçlü katkıyı veren alanlardan biri olmaya devam edecek.

Türk mutfağının UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınma sürecinden bu yana geçen sürede uluslararası algıda ne kadar ilerleme kaydedildiğini düşünüyorsunuz? Gerçek bir “gastronomi destinasyonu” olarak konumlanabildik mi?

UNESCO süreci Türk mutfağı için çok önemli bir eşikti. O günden bugüne uluslararası algıda ciddi bir ilerleme kaydettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Artık Türk mutfağı sadece kebap ya da birkaç bilinen lezzetten ibaret görülmüyor; çok katmanlı, köklü ve bölgesel zenginliği olan bir mutfak olarak algılanıyor.

Gerçek bir “gastronomi destinasyonu” olma yolunda önemli mesafe aldık. Buna en somut örneklerden biri Michelin Rehberi’nin Türkiye’ye girmesi ve restoranlarımızın yıldız almasıdır. Aynı şekilde Gourmand gibi uluslararası platformlarda elde edilen başarılar da bunun güçlü bir göstergesi.

Bugün yabancı turistlerin önemli bir bölümü artık özellikle yeme-içme deneyimi için seyahat planlıyor. Bu da Türkiye’nin gastronomi alanında küresel ölçekte daha görünür ve iddialı bir noktaya geldiğini gösteriyor.

Gastronomi Turizmi Derneği olarak son dönemde yürüttüğünüz en önemli projelerden (Gastroköy, restoran derecelendirme sistemi, Gastroakademi, uluslararası fuar katılımları, Burkina Faso CIGAF gibi) hangisi sektörde en büyük etkiyi yarattı ve neden?

Aslında tek bir proje öne çıktı demek doğru olmaz; biz süreci bütüncül yürütüyoruz. Ancak son dönemde en güçlü ve kalıcı etkiyi yaratan projelerimizin başında, bakanlıklarımızla birlikte yürüttüğümüz Türk mutfağını yurt dışında tanıtma organizasyonları geliyor.

Bükreş’te, Nepal’de, New York’ta, Burkina Faso’da, Romanya’da gerçekleştirdiğimiz etkinlikler sadece birer tanıtım faaliyeti değil; aynı zamanda gastronomik diplomasi çalışmaları. Bu organizasyonlar sayesinde Türk mutfağının algısı güçleniyor, ülkemizin marka değeri artıyor ve somut iş birlikleri doğuyor. Ülkemiz adına çok etkili ve faydalı sonuçlar alıyoruz.

Yurt içinde ise Turkuvaz Medya ile entegre yürüttüğümüz ve bu yıl dördüncüsünü gerçekleştireceğimiz Gastroshow ciddi bir sektör buluşma noktası haline geldi. Üreticiyi, şefi, yatırımcıyı ve kamu temsilcilerini aynı platformda buluşturuyor.

Bununla birlikte GT Hijyen projemiz de sektör açısından stratejik bir adım. Tarım ve Orman Bakanlığı ile entegre yürüttüğümüz GT Hijyen Belgesi, gastronomi ve turizm işletmelerinde hijyeni ölçülebilir ve denetlenebilir bir standarda dönüştürüyor. Pandemi döneminde ortaya çıkan ihtiyacı kalıcı bir sisteme dönüştürdük. Bu belge; işletmelere güven, itibar ve rekabet avantajı sağlıyor. Ayrıca projeyi daha da sağlam temellere oturtmak adına bir Bilim Kurulu oluşturduk.

Özetle; tanıtım, kalite standardizasyonu ve sektörel organizasyonları aynı anda yürüterek kalıcı bir etki oluşturmayı hedefliyoruz.

Derneğin uluslararası arenada Türkiye’yi “onur ülkesi” olarak temsil ettiği etkinlikler (örneğin Vagadugu CIGAF) sonrasında somut geri dönüşler aldınız mı? Yabancı tur operatörleri ve basın ne tür geri bildirimlerde bulundu?

Evet, çok somut geri dönüşler aldık. Özellikle Vagadugu CIGAF sonrasında Burkina Faso’dan bir heyet ülkemize geldi. DEİK ve ticaret odalarımızla entegre şekilde resmi ve ticari görüşmeler organize ettik. Bu temaslar sadece protokol düzeyinde kalmadı, iş geliştirme boyutuna da taşındı.

Bazı markalarımızla karşılıklı iş birliği konusunda ortak kararlar alındı. Afrika pazarına açılım anlamında önemli bir kapı aralanmış oldu. Ayrıca Afrika basınında ciddi bir görünürlük sağladık. Hem televizyon programlarında hem de yazılı basında Türkiye ve Türk mutfağı geniş yer buldu. Bu da Türkiye’nin gastronomi alanındaki marka değerini bölge özelinde güçlendirdi.

Hijyen ve sürdürülebilirlik konularında dernek olarak attığınız adımlar (örneğin hijyen sertifikasyon çalışmaları) sektör tarafından nasıl karşılandı? Bu standartların yaygınlaşması için önümüzdeki 2-3 yılda hangi somut hedefleriniz var?

Hijyen ve sürdürülebilirlik artık sektör için bir tercih değil, zorunluluk. GT Hijyen Belgesi’ni hayata geçirdiğimizde sektörün yaklaşımı son derece olumlu oldu. İşletmeler, özellikle pandemi sonrası dönemde, hijyenin belgelenebilir ve denetlenebilir bir sistemle sunulmasının büyük bir ihtiyaç olduğunu zaten hissediyordu.

Tarım ve Orman Bakanlığı ile entegre yürüttüğümüz bu süreçte, Tarım İl ve Orman Müdürümüz Sayın Suat Parıldar ile birlikte çok ses getiren bir basın toplantısı gerçekleştirdik. Bu toplantı, hem kamu otoritesinin desteğini hem de sektörün konuya verdiği önemi net şekilde ortaya koydu.

Önümüzdeki 2–3 yıl içinde hedefimiz; 2.000’den fazla üyemizle birlikte Avrupa ve dünya standartlarında hijyen uygulamalarını yaygınlaştırmak. GT Hijyen’i sadece bir belge değil, uluslararası kabul gören bir güven göstergesi haline getirmek istiyoruz. Bunun için bilim kurulumuzla eğitimler, denetimler aralıksız devam ediyor.

2025-2026 itibarıyla gastronomi turizmi işletmecilerinin en çok karşılaştığı üç temel sorun nedir? (işgücü, maliyet artışı, mevsimsellik, destinasyon yönetimi vb.)

Bugün gastronomi turizmi işletmecilerinin en çok zorlandığı üç temel konu var.

Birincisi nitelikli iş gücü. Özellikle İngilizce bilen, misafire sadece servis yapmayan aynı zamanda yemeğin hikâyesini, ürünün kökenini ve mutfak kültürünü anlatabilen garson ihtiyacı oldukça yüksek. Gastronomi turizminde deneyim çok önemli ve bunu doğru aktaracak insan kaynağına ihtiyaç var.
İkinci önemli konu kira maliyetleri. Özellikle turistik destinasyonlarda işletmeler için kira giderleri ciddi bir yük oluşturabiliyor.
Üçüncü başlık ise genel maliyet artışları. Gıda tedariki, enerji ve operasyonel giderlerdeki artışlar işletmeleri zorlayan unsurlar arasında. Buna rağmen sektörümüz kaliteyi koruyarak misafire en iyi deneyimi sunmaya çalışıyor.

2026 ve sonrası için gastronomi turizminde dünyada öne çıkan trendler (duyusal bilimler, bitki bazlı mutfak, sıfır atık, yerel mikro-üreticilerle çalışma, hikâye anlatımlı deneyim turizmi vb.) sizce Türkiye’de ne kadar hızla adapte ediliyor? Eksik kalan yönler neler?

Dünyada gastronomi turizminde deneyim odaklı yaklaşımlar, yerel üreticiyle çalışma, sürdürülebilir mutfak ve hikâye anlatımı gibi trendler hızla öne çıkıyor. Türkiye’nin bu dönüşüme oldukça hızlı adapte olduğunu söyleyebilirim. Özellikle son yıllarda şef restoranlarının artması, yerel ürünlere dönüş ve sürdürülebilir mutfak anlayışı bu gelişimi destekliyor.

Örneğin Urla bugün gastronomi açısından San Sebastian benzeri bir model olma yolunda çok hızlı ilerliyor. Şeflerin yerel üreticilerle çalıştığı, ürünün hikâyesinin anlatıldığı ve deneyim odaklı gastronomi yaklaşımının benimsendiği çok güçlü bir ekosistem oluşuyor.

Elbette geliştirmemiz gereken alanlar da var. Özellikle eğitim, nitelikli insan kaynağı ve bu deneyimleri uluslararası ölçekte daha güçlü anlatabilme konusunda biraz daha hızlanmamız gerekiyor. Ancak genel tabloya baktığımızda Türkiye’nin bu yeni gastronomi trendlerine oldukça hızlı uyum sağladığını görüyoruz.

Genç neslin (Z ve Alfa kuşağı) gastronomi beklentileri önceki nesillerden nasıl farklılaşıyor? Bu değişim destinasyon seçimlerini ve harcama alışkanlıklarını nasıl etkiliyor?

Z ve Alfa kuşağı gastronomiye önceki nesillerden biraz daha farklı yaklaşıyor. Bu kuşak için yemek sadece lezzet değil, aynı zamanda deneyim ve paylaşım konusu. Özellikle Instagram ve diğer sosyal medya platformlarını çok etkili kullanıyorlar. Mekânın atmosferi, sunum şekli ve görselliği onların destinasyon ve restoran seçiminde ciddi rol oynuyor.

Bugün sosyal medya sayesinde neredeyse herkes yemek hakkında yorum yapan, öneri veren birer “gurme” gibi davranabiliyor. Bu durum restoranlar için hem bir risk hem de önemli bir avantaj. Doğru kullanıldığında büyük bir tanıtım gücü yaratıyor.

Bu nedenle işletmelerin hem lezzete hem de nefasete, yani sunum kalitesine ve deneyime daha fazla dikkat etmesi gerekiyor. Sosyal medyada doğru anlatılan ve iyi bir deneyim sunan restoranlar için bu kuşak çok güçlü bir tanıtım ve sadık müşteri potansiyeli oluşturuyor.

Yakın gelecekte “gastronomik marka kent” yaratma konusunda en yüksek potansiyeli hangi Türk şehirlerinde görüyorsunuz ve neden? (Ör: Gaziantep, Hatay, Afyon dışında yeni yükselenler?)

Aslında Türkiye’nin 81 ilinde gastronomi açısından ciddi bir potansiyel var. Çünkü Anadolu’nun her bölgesi kendine özgü ürünlere, tariflere ve mutfak kültürüne sahip. Önemli olan bu zenginliği doğru şekilde markalaştırmak ve anlatabilmek.

Biz Marka doktoru olarak Balıkesir ve Tarsus’ta da çeşitli çalışmalar yürüttük ve bu şehirlerdeki gastronomi potansiyelinin ne kadar güçlü olduğunu yerinde gördük. Önümüzdeki dönemde ise özellikle İzmir, Konya ve Bursa gibi şehirlerin gastronomik marka kent olma yolunda daha fazla öne çıkacağını düşünüyorum. Hem güçlü mutfak mirasları hem de turizm altyapıları bu şehirleri gastronomi turizmi açısından çok önemli merkezler haline getirebilir.

Bir gastronomi turizmi profesyoneli olarak, 2026 yılında sektörde çalışmak isteyen gençlere ve yeni girişimcilere vermek istediğiniz en kritik üç tavsiye nedir?

Gençlere ve yeni girişimcilere her zaman üç temel tavsiye veriyorum.

Birincisi, önce Anadolu’yu sonra dünyayı gezmeleri. Çünkü gastronomi yerinde öğrenilen bir kültür. Anadolu’nun ürünlerini, yerel mutfaklarını ve hikâyelerini görmeden bu işi gerçekten anlamak mümkün değil. Ardından dünyayı görerek farklı mutfak kültürlerini tanımaları çok önemli.

İkincisi, sosyal medyayı doğru ve etkili kullanmaları ve mutlaka İngilizce bilmeleri. Bugün gastronomi artık küresel bir dil ve kendinizi dünyaya anlatabilmek için hem dijital mecraları hem de yabancı dili iyi kullanmanız gerekiyor. Üçüncü olarak da basını doğru kullanmalarını öneririm. Medya ve iletişim, yapılan işi daha geniş kitlelere anlatmanın ve görünür kılmanın en önemli araçlarından biridir. Gastronomide başarı sadece mutfakta değil, doğru iletişimle desteklendiğinde daha güçlü hale gelir.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.