Mardin… o eşsiz şehir ki, insan bir kez görse bile hafızasına kazınır kalır. Taşların konuşmaya başladığı, zamanın yavaş yavaş aktığı, Mezopotamya’nın uçsuz bucaksız ovalarına tepeden bakan o mistik yer. Gelin, bu kadim kentin tüm özelliklerini birlikte keşfedelim; sanki eski bir dostla sohbet eder gibi, samimi ve içten bir dille.
Öncelikle coğrafi konumu ile başlayalım. Mardin, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde, Suriye sınırına yakın bir plato üzerinde yükselir. Deniz seviyesinden yaklaşık 1050-1200 metre yükseklikte, Mazı Dağları’nın güney yamaçlarında yer alır. Karşısında Dicle Nehri’nin batısı, ayaklarının altında ise bereketli Mezopotamya Ovası uzanır. Bu konum sayesinde yazları sıcak ve kurak, kışları ise serin ve yağışlı bir karasal iklim hâkimdir. Tepeden bakınca evler birbirinin üzerine yığılmış gibi durur; teras teras inen o sarımsı taş yapılar, şehre adeta bir masal havası katar.

Mimari özellikleri ise Mardin’in en büyüleyici yanıdır. Kent, Mardin Taşı denen özel bir kalker taşıyla örülmüştür. Bu taş, kolay işlenebilen yapısıyla zengin süslemelere izin verir; evler, camiler, konaklar hepsi bu altın sarısı taştan yapılmıştır. Artuklu döneminden kalma o özgün yapılaşma, Kuzey Suriye mimarisiyle harmanlanmış halde. Dar sokaklar, avlulu evler, kemerli kapılar, taş işlemeleri… Her köşe başı bir tarih fısıldar. Kale eteğinden ovaya doğru inen bu “taş şehri” görünce, insanın içinden “zaman burada durmuş” demek gelir.
Tarihi derinliği ise inanılmaz. Kökeni M.Ö. 4500’lere, hatta daha eskilere uzanır. Sümerler, Asurlular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Artuklular, Osmanlılar… 20’den fazla medeniyetin izini taşır. İpek Yolu üzerinde olması sayesinde kervansaraylar, hanlar ile dolu bir ticaret merkezi olmuş. Bugün hâlâ o kadim ruhu korur; UNESCO geçici dünya mirası listesinde yer alır ve “açık hava müzesi” diye anılır.
Kültürel zenginliği ayrı bir dünya. Mardin, farklı dinlerin, dillerin ve halkların barış içinde yaşadığı bir mozaiktir. Müslüman, Süryani, Ezidi, Keldani, Ermeni… Ezan sesiyle çan sesi yan yana yükselir. Camiler, kiliseler, manastırlar, türbeler, kümbetler iç içedir. Süryani Hristiyan topluluğu hâlâ canlıdır; Deyrulzafaran Manastırı, Mor Gabriel Manastırı gibi eserler binlerce yıllık inancı yaşatır. Bu hoşgörü iklimi, şehre ayrı bir derinlik katar.
Mutfağı ise dillere destandır. Mezopotamya lezzetlerinin buluşma noktası burası. Kıbbe, çevirme, kaburga dolması, sumak ekşili yaprak sarması, soğan kebabı, lahmacun (ama Mardin usulü), dibek kahvesi, telkari ile süslenmiş tatlılar… Süryani mutfağının etkisiyle zenginleşmiş, baharatların dans ettiği bir şölen. Her sofrada tarih ve kültür tadarsınız.

Ekonomisi ve günlük hayatı da kendine özgü. Tarım ve hayvancılık ön planda; zeytin, üzüm, buğday, antep fıstığı yetiştirilir. Telkari gümüş işçiliği, taş oymacılığı gibi el sanatları hâlâ canlıdır. Nüfusu yaklaşık 800 bin civarında, 10 ilçesi var: Artuklu (merkez), Kızıltepe, Midyat, Nusaybin, Savur, Derik, Mazıdağı, Ömerli, Dargeçit, Yeşilli.
Ve en önemlisi, insanları. Misafirperver, sıcakkanlı, gururlu… Güneş batarken kale üzerinden ovaya bakmak, o turuncu kızıllığın Mezopotamya’yı yutuşunu izlemek, Mardin’e özgü bir ritüeldir. Sokaklarında yürürken kendinizi bambaşka bir dünyada hissedersiniz; taşların, tarihin ve kültürün iç içe geçtiği, zamansız bir şiir gibi.

Kısacası Mardin, sadece bir şehir değil; bir duygu, bir miras, bir yaşam biçimi. Taşıyla, tarihiyle, lezzetiyle, hoşgörüsüyle insanı kendine bağlar. Bir kez gittiniz mi, bir daha ayrılmak istemezsiniz. Eğer henüz ziyaret etmediyseniz, bir an önce plan yapın derim; çünkü Mardin, görülmesi değil, yaşanması gereken bir yerdir.
Misafirperverliğinden dolayı Artuklu Kervansaray’ı başta Burak Sümer olmak üzere tüm çalışanlarına misafirperverlikleri için çok teşekkür ederiz.
Ne dersin, bir sonraki yazımda o harika lezzetleri ve mekanları birlikte keşfedelim.
