İtalya denildiğinde akla ilk gelen şehirler genellikle Roma, Floransa ya da Venedik oluyor. Oysa ülkenin güneyinde, kendine has ruhuyla tüm bu şehirlerden ayrılan bir yer var: Napoli.
Napoli, ilk bakışta herkesi büyüleyen kusursuz bir şehir değil. Dar sokakları, bitmek bilmeyen scooter trafiği, balkonlardan sarkan çamaşırlar, yüksek sesli sohbetler ve hiç dinmeyen hareketiyle düzenli İtalyan şehirlerinden oldukça farklı. Kimileri için fazla kaotik, kimileri için ise İtalya’nın en gerçek yüzü. Belki de tam da bu yüzden, buraya gelen herkes Napoli’den aynı şekilde ayrılamıyor. Ya çok seviyor ya da bir daha gelmemek üzere ayrılıyor. Ortası pek yok. Sokaklarda karşınıza çıkan Maradona resimleri ise bu şehrin ne kadar güçlü bir aidiyet duygusuna sahip olduğunu anlatmaya yetiyor. Aradan geçen yıllara rağmen Maradona, Napoli’nin günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürüyor.

Napoli dendiğinde herkesin üzerinde uzlaştığı tek bir konu var: Gerçek pizzanın evi burası.
Napoli’de pizza sadece bir yemek değil; şehrin kültürünün ve günlük yaşamının ayrılmaz bir parçası. UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alınan Napoliten pizza geleneği, nesiller boyunca aynı tekniklerle yaşatılmaya devam ediyor. Bu geleneğin en önemli temsilcilerinden biri ise şüphesiz L’Antica Pizzeria Da Michele.
1870 yılında Michele Condurro tarafından kurulan Da Michele, yaklaşık 155 yıldır aynı felsefeyle pizza hazırlıyor. Yıllardır Michelin Rehberi’nin tavsiye edilen restoranları arasında yer alıyor. Bugün Google’da 54 bini aşkın değerlendirmeye sahip olması ise yalnızca popülerliğini değil, dünyanın dört bir yanından insanların sırf bu deneyim için Napoli’ye geldiğini de gösteriyor. Bir restoran için bu kadar yüksek sayıda değerlendirmeye sahip olmak gerçekten etkileyici.

Da Michele’nin dünya çapındaki ünü, 2010 yılında vizyona giren Eat Pray Love filmiyle daha da büyüdü. Julia Roberts’ın canlandırdığı Elizabeth Gilbert karakterinin restoranda oturup Margherita pizza yediği sahne, bugün hâlâ restoranın en çok hatırlanan anlarından biri. Hatta birçok ziyaretçi, yıllar önce izlediği o sahnenin etkisiyle Da Michele’nin yolunu tutuyor. Ancak restoranın hikâyesi elbette bundan çok daha eskiye dayanıyor. Film, yalnızca yıllardır Napoli’nin simgesi hâline gelmiş bu adresi dünyaya yeniden tanıttı.

Restorana vardığınızda sizi ilk karşılayan şey ise pizza değil, kuyruk oluyor.
Özellikle yaz aylarında kapının önünde onlarca insanın beklediğini görmek oldukça normal. Yoğun saatlerde bekleme süresi bir saati rahatlıkla aşabiliyor. Eğer biraz şanslıysanız, açılışa yakın saatlerde ya da öğle ve akşam servisleri arasındaki daha sakin zamanlarda daha kısa sürede içeri girebilirsiniz. Ama Da Michele’de yemek yemek istiyorsanız, biraz sabırlı olmayı baştan kabul etmek gerekiyor.
Bekleyiş sona erdiğinde ise menü dikkatinizi çekiyor. Günümüzde yüzlerce çeşit pizza sunan restoranların aksine burada her şey son derece sade.
Menüde dört pizza bulunuyor: Marinara, Margherita, Cosacca ve Marita.
Aslında bunlar birbirinden tamamen farklı pizzalar değil; aynı Napoliten pizza geleneğinin küçük dokunuşlarla şekillenen farklı yorumları. Marinara, domates sosu, sarımsak, kekik ve zeytinyağıyla hazırlanan, mozzarella içermeyen en eski Napoli pizzalarından biri. Margherita ise domates, mozzarella, fesleğen ve zeytinyağından oluşan, bugün tüm dünyada en çok bilinen klasik tarif. Cosacca, mozzarella yerine rendelenmiş Pecorino peyniri kullanılan daha geleneksel bir yorum. Marita ise Margherita ile Marinara’nın karakterini bir araya getiriyor; mozzarella, domates, sarımsak, fesleğen ve zeytinyağı aynı pizzada buluşuyor.

Burada asıl değişen hamur değil, üzerine eklenen birkaç malzeme. Da Michele’nin felsefesi de tam olarak bu: Gereksiz çeşitler yaratmak yerine, yıllardır aynı tarifleri en iyi şekilde sunmak.
Pizza masaya geldiğinde ise Napoli pizzasını diğerlerinden ayıran en önemli farkı hemen anlıyorsunuz.
Yaklaşık 30-35 santimetre çapındaki pizza ilk bakışta oldukça büyük görünüyor. Ancak hamuru öylesine ince ki tek kişinin rahatlıkla bitirebileceği bir porsiyon hâline geliyor. Ortası yumuşak ve hafif sulu, kenarları ise odun ateşinde çok yüksek sıcaklıkta piştiği için kabarmış ve karakteristik beneklere sahip. Eğer daha önce Amerikan tarzı ya da çıtır tabanlı pizzalara alışkınsanız, ilk lokmada şaşırmanız oldukça normal. Çünkü gerçek Napoliten pizza gevrek değil; esnek, hafif ve katlanarak yenebilecek bir yapıya sahip.
Belki de Da Michele’yi özel yapan tam olarak bu sadelik. Ne onlarca malzeme kullanılıyor ne de gösterişli sunumlar yapılıyor. İyi bir hamur, kaliteli domates, taze mozzarella ve doğru pişirme tekniği… Yaklaşık bir buçuk asırdır değişmeyen tarifin sırrı bundan ibaret.
Napoli’den ayrılırken aklımda yalnızca yediğim pizza kalmadı. Da Michele’de geçirilen birkaç saat, aslında bu şehrin ruhunu anlamak için de güzel bir fırsattı. Belki de Napoli’yi özel yapan tam olarak bu. Kusursuz olmaya çalışmıyor; olduğu gibi kalıyor. Gürültüsüyle, kaosuyla, tarihiyle ve mutfağıyla kendine özgü ruhunu koruyor. Bazen bir şehri tanımak için müzelerini gezmek yetmez; o şehrin en eski masalarından birine oturup ilk lokmayı almak gerekir. Bazı şehirler güzellikleriyle etkiler, bazıları ise karakterleriyle. Napoli, bana göre ikinci gruba ait; ilk andan itibaren kendini olduğu gibi kabul ettiren ve hafızada yer eden bir şehir.
